Ali hocadan yaklaşık 3,5 sene ders aldım.Kendisi işini ciddiye alarak yapan ve gerçekten matemetiği itici hale gelmekten çıkaran bir hocaydı.Aynı zamanda çokta disiplinliydi.Verdiği ödevleri asla unutmaz ve unutturmazdıne kadar tembel bır öğrencı olup aralarda hocamı kızdırsamda herzaman bana destek verdi.Şuan unıversıtelıysem Ali hocamın bunda cok buyuk payı vardır. Aslıhan Karaca
|
Ali Turay Atabey. Bana hem bir abi, hem de bir HOCA oldu. Çok uzun zamandan beri tanışıyoruz. Değer verdiğim bir büyüğümdür. Hele bu sene üniversite sınavlarına hazırlanmamda bana verdiği manevi desteklerle ne kadar önemli biri olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. Sınava hazırlık dönemimde hem moral-motivasyon verdi, hem de matematik dersleri gösterdi. Ve bunların sayesinde olsa gerek yaptığım 61 mat sorusunda bir tane yanlışım çıkmadı, İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümünü kazandım. Eminim ki benim sevindiğim kadar kendisi de sevinmiştir bu duruma. Umarım öğretmenlik hayatında hep başarılı öğrencilerin yetişmesine katkıda bulunur. Hüseyin Şeker
|
Ali Hoca'yla tanıştıktan sonra onun sıradan bir matematik öğretmeni olmadığını fark ettim. Çalışma disiplinimin oluşması için her zaman emek vermesi ve ne yaptığımın takipçisi olması bu gün beni düzenli çalışabilen bir öğrenci haline getirdi. Ali Hoca ile çalışmak yalnızca matematik öğrenmek demek değildir; aynı zamanda kendini disipline edebilmeyi öğrenmektir. Teşekkürler Ali Hocam ) Kıvılcım
|
2 yıl boyunca Ali hoca ile birlikte matematik çalıştım. 8. sınıfınsonunda matematiği anlamayan ve sevmeyen bir öğrenciydim. 2 yıl sonunda karşıma çıkan soruları kendi kendime anliz edip cevap verebilecek bir duruma geldim ve bu bana matematiği sevdirdi. Tüm konulara çözebileceğimi düşünerek yaklaştım ve başarısız olmadım.Sonunda matematik en sevdiğim ders haline geldi. Bana bu konuda yardım ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Buse Soysal
|
merhabalar, Maria Vasilidis
|
Merhaba arkadaşlar, Yani Gülgün
|
MERHABA Arkadaşlar benim gibi sayılar ve Matematikle aranız yoksa işe bu mesajı okumayla başlayın.Ali hocayla hiçbir tanışıklığımız yoktu.Kendisiyle bu sitedeki telefon no'su aracılığıyla tanıştım.KPSS ye hazırlanıyordum ve Matematikle ilgili sadece 4 işlem yapabiliyordum.Ali hocadan Matematik dersi almaya başladım.Bu süre zarfında her türlü Matematik işlemi yapmayı özellikle,önceleri karışık gördüğüm problem çözmeyi çok sevdim.Ben çok iyi bir Tarih öğrencisiyim ama rüyamda hiç kendimi padişahken görmedim.Ali hocadan Matematik dersi aldığım zaman içinde rüyamda sabaha kadar soru ve promlem çözdüğümü hatırlarım!Daha önceden 2006 kpss ye girmiştim ama 74 puan aldım ve atanamadım.2010 KPSS'de Ali hocanın Matematik dersleri sonrası aldığım puan 83,573 puan oldu ve 590.000 küsur aday arasında 11.923ncü sırayı elde ettim. 2010 KPSS'de Matematik soruları arasında sadece 1 yanlışım çıktı. Bu puanla atanacaksam bunu Ali hocaya borçluyum.Teşekkürler Hocam....Sizde Ali hocadan ders alacaksanız ve matematikte temeliniz benim kadar kötü değilse ve daha fazla gayretliyseniz(ki gayretimi Ali hocanın zevkli ders anlatımı ve çekinmeden her soruma cevap vermesine,kendine özgü yöntemlerine borçluyum) benden daha başarılı olmamanız için hiçbir sebep yok YETERKİ İSTEYİN,ÇALIŞIN VE ÜMİDİNİZİ YİTİRMEYİN (ve ayrıca başarıya aç olun,kendi potansiyelinizin daha iyisini yapabilecekseniz daha azıyla yetinmeyin)Unutmayın başarıya giden yolda ilk adım aslında yolun yarısıdır,Ali hocayla tanışarak ve ondan ders almaya başlayarak ilk adımı atabilirsiniz yeterki önce kendinize!! sonrada Ali Hocaya "matematik dersi için yardıma ihtiyacım var" diyecek cesaretiniz olsun.Şimdiden başarılar dilerim arkadaşlar! ALLAH yolunuzu açık etsin... Fatih Gedikli
|
| Başarıya Giden Yol |
|
| Faydalı Bilgiler - Rehberlik | |||
|
BAŞARIYA GİDEN YOL İÇİMİZDEN GEÇER
DR. ERDAL ATABEK
‘Başarıya giden yol’ … diye başlayan pek çok öğüt, yol gösterme, belki de öneri vardır. Kimi öğütler ‘çok
çalışmayı’ kimi yol göstermeler ‘hedefini doğru seçmeyi’ önerir. Bütün bunlar kendi başına doğrulardır ama gene de ortalıkta çok sayıda başarısız insanın neden bulunduğunu açıklamaz.
Bu konudaki yaygın kanı ‘herkesin başarılı olamayacağı’ ya da başarının kimileri
için söz konusu olan bir talih’ olduğu yolundadır ve yanlıştır. Başarı hiç kimsenin tekelinde değildir. Herkes başarılı olabilir. Yineliyorum, herkes başarılı olabilir. Ama ‘başarılı olmanın kuralları’ vardır ve bunları dikkate alanlar başarılı olabilir. Bu bölümde ‘başarıya giden yolları’ göreceğiz, sonra da başarıyı hep birlikte yaşayacağız.
İÇİMİZDEN GEÇEN YOLU GÖREBİLMEK…
Başarı
konusunda insanların en büyük yanlışı, bu yolu kendi dışında aramaktır. ‘Başarı’ dendiği zaman insanlar hep kendi dışlarına bakarlar. Başka insanların ‘neyi başarı kabul ettiği ’ ya da ‘başarılı örneklerin kimler olduğu’, başarının sonuçlarının neyle ölçüldüğü gibi ölçütler çok önemli sayılır. Bu yanlışın temel nedeni, insanların böyle bakmaya, böyle görmeye, böyle kabul etmeye alıştırılmalarıdır.
Oysa, her insanın yapısı ayrıdır,
beklentileri ayrıdır, kapasitesi ayrıdır, başarılı olacağı alanlar ayrıdır. Bu nedenlerle de karşılaştırmaya dayalı koşullanmalar yanlış sonuçlar doğurur.
Öncelikle
bilmeliyiz ki ‘başarıya giden yol içimizden geçer’. Öyleyse önce ‘içimize bakalım ve kendimizi görmeye çalışalım’. Başarı için harekete geçireceğimiz en büyük araç kendimiziz, bunu unutmayalım.
AİLE İÇİ İLETİŞİM …
Aile
içi iletişim çok önemli olduğu halde yeterince üzerinde durulmayan bir konudur. Yaygın olarak görülen iletişim biçimi ‘gereksinme iletişimi’ diyebileceğimiz bir durumdur. Bu iletişim modelinde, iletişimi belirleyen etkenler’ günlük gereksinmelerdir’ iletişim kodları da buna uygun sözcük formatlarıdır. 'Yemekte ne olduğu?’ ya da ‘telefon faturaları’, ‘çocukların okuldaki durumları’ 'günlük olayların kısa notları’, 'beklenmeyen olaylar’ kısa konuşmalarla aktarılırken birlikte olunan zamanın çoğunu TV izlemek, TV program yorumları, gündemdeki konuların kısa değerlendirmeleri, ev içi iletişimin mesajları almaktadır. Daha derinlerde yer alan beklenenler, düş kırıklıkları, geleceğe ilişkin duygular, insanlar arasındaki olumlu ya da olumsuz iletiler günlük iletişim içinde kendine yer bulmamakta, bu nedenle de ‘mesajlar örtülmekte’, 'duygular sessizce geçiştirilmektedir’.
Aile
içi iletişimin düşük yoğunluğu, sığlığı, azlığı giderek insan arası ilişkileri de zayıflatmaktadır. Aile içinde yabancılaşma görülmekte ‘etkin iletişim’ aile dışındaki gruplar arasına kaymaktadır. Baba işyerindeki arkadaş gruplarıyla, anne kadınlar arasındaki gruplarla, çocuklar da arkadaş gruplarıyla etkin iletişim kurmayı yeğlemekte, duygu ve düşüncelerin paylaşımı da ev dışına taşınmaktadır.
Ev içinde
zayıflayan iletişim, buna karşın ev dışında canlanan ilişkiler insanlar arasındaki yabancılaşmayı arttırmakta, bu durum da değişen insan davranışlarını farketmeyi engellemektedir. Bu durumun yarattığı doyumsuzluk evdeki bütün bireylerin davranışına yansıyarak ev içi gruplaşmalarına yol açmaktadır. Anne oğul, baba kız ya da çocuklar arası koalisyonla anne babaya karşı cepheleşme eğilimleri ortaya çıkmaktadır. Bu durum, iletişimi büsbütün bozmakta, sosyal rolleri sertleştirmektedir.
Bütün
bunların çözümü, ev içinde ‘eşitlikçi, sosyal rolleri arkadaşça yumuşatan, aile disiplinini kimseyi yaralamadan kurup yürüten, anlayışlı, şevkatli, ilkeli bir aile yapısı’nı kurup sürdürebilmektedir. Eşler arasındaki anlayış ve davranış bütünlüğü, iletişimi güçlendirerek çocukların sosyal rollerini benimsemeye yol açar. Böylece aile içindeki iletişim de, aile dışındaki iletişim de doğru bir temele oturmuş olur.
NEDEN VE NASIL DAVRANIRIZ?
İnsanların her davranışı,
farkında olalım ya da olmayalım bir amaca yöneliktir. Kimi zaman bunu farkedemeyiz ve ‘neden öyle davrandığımı bilmiyorum’ deriz. Gerçekten de her davranışımızın nedenini bilemeyiz. Ancak, her davranışımızın bir ya da birden çok nedeni vardır. Bu nedenlerin altında da ‘gereksinmelerimizin güdüsü’ vardır. Acıktığımız zaman yiyeceklerin bulunduğu yere doğru gideriz. Bir araca binmek istiyorsak gözümüz yoldaki araçlara ya da duraklara yönelir. Bir şey öğrenmek istiyorsak, soracak birisini, okuyacak bir sayfayı ya da öğretici bir metni ararız. Onun için de her davranışımız için şu iki soruyu kendimize sormayı alışkanlık durumuna getirmeliyiz: Bu davranışı yapmamın amacı ne olabilir? Bu amacın temelinde nasıl bir gereksinmem olabilir? O zaman davranışlarımızı amaçsız olmaktan çıkarıp amacını anlayabiliriz. Unutmayalım ki ‘ gerçekte yapmak istemediğimiz’ bir şey için kırktürlü bahane buluruz da ‘gerçekte yapmak istediğimiz bir şey için’ hiç bir engel tanımayız.
DAVRANIŞLARIMIZ NASIL OLUŞUR?
Davranışlarımızın iki önemli
ayağı vardır: Bilişsel ayak ve duygusal ayak. Bilişsel ayak, bir konu hakkında bildiklerimizden oluşur. Duygusal ayak ise, bir konu hakkında hissettiklerimizden oluşur. Davranışlarımız, bu her iki ayak üzerinde geliştiği için, ikisinin de önemi vardır. Örneğin, ‘internetten bilgi almak’ konusunda, bildiklerim ‘bu konunun hızlı ve her yere ulaşan bilgi alma yolu’ olarak olumludur. Ancak, hissettiklerim, ‘ya yapamazsam?’ biçiminde bir korku olursa, internet konusunda isteksiz bir davranış ortaya çıkar. Bu davranış, özellikle eski alışkanlıklarını bırakıp yeni alışkanlıklar kazanmak zorunda kalan eski kuşaklar için söz konusu olmuş, buna karşı önlemler aranmıştır. Beslenme biçiminde diyet yapan birisi için şöyle bir davranış örneği verilebilir: ‘Şimdi şu yiyecekleri yememem gerekiyor, bunlar diyet listemde yok’. Ama, aynı zamanda ‘canım da şunları yemeyi çok istiyor’ gibi güçlü bir istek duyabilir. Bu durumda ortaya ya ‘ biraz yersem bir şey olmaz’ gibi ortalama bir davranış çıkar, ya da ‘ bu isteğimi bastırıp diyetimi sürdüreyim’ diyen bir kaçınma davranışı görülür. Onun için de, ‘çok istekle yaptığımız’, ‘isteksiz yaptığımız’, ‘yapmaktan kaçındığımız’ davranışlarda ‘bilişsel ayağımız’ ile ‘duygusal ayağımız’ ın neler söylediğine kulak verirsek, ayaklarımızın uyumunu ya da uyumsuzluğunu daha iyi anlarız.
BİRBİRİMİZİ NEDEN ANLAMAYIZ?
Bu sorunun sade bir yanıtı
vardır: ‘anlamak istemediğimiz için’. Peki neden ‘anlamak istemeyiz’. Bu sorunun yanıtı da çoğunlukla o kişi ya da o konu hakkında bir önyargımız vardır. ‘Kişinin ne söyleyeceğini ya da neden söyleyeceğini’ bildiğimiz konusundaki eski deneylerimiz bizde bir önyargı oluşturmuştur. Bu da, bizim dinlememizi engeller. Dinliyormuş gibi yapar ama aslında dinlemeyiz. Bu durum en çok ev içindeki bireylerin birbirleri ile olan ilişkilerinde, işyerlerindeki ilişkilerde, kitle iletişim araçlarına karşı olan tutumlarımızda görülür. Bu önyargıların temelindeki önemli yanlış ise, ‘durumun değişmezliğine ilişkin bir genelleme’dir. ‘O hep böyle yapar’, ‘onun ne diyeceği bellidir’ ya da ‘şimdi gene şunu isteyecektir’ gibi önyargılı tutumlar birbirimizi anlamayı engeller, bu yüzden de birbirimizi anlama özürlüsü durumuna düşeriz.
EMPATİK DİNLEME NE DEMEKTİR?
Karşımızdakini dinleme
biçimlerimiz çok çeşitlidir. Bu çeşitleri tanımlayan deyimler dilimizde yer almıştır. ‘Can kulağı ile dinlemek’, empatik dinlemenin tanımıdır. ‘Can kulağı’, yüreğimizin, gönlümüzün kulağıdır ve ‘anlamak için dinlediğimizi’ belirtir. Empatik dinleme; kendimizi onun yerine koyarak dinleme, anlamak için dinleme demektir ve iletişimin çok değerli bir anahtar davranışıdır. Empatik dinlemeyi bilen ve uygulayan birisi, karşısındaki ile iletişim kurmadan en önemli basamağı başarıyla çıkmış demektir. Arapların güzel bir sözü vardır: ‘Yürekten çıkan söz yüreğe ulaşır, ağızdan çıkan söz kulakta kalır’ derler. Bizde de ‘kulak arkasına atmak’ deyimi, söylenenlere hiç önem vermeden dinlemek anlamına gelir. ‘Sen onu külahıma anlat’ deyimi de, söylenenlere inanılmadığını belirtir. İletişim kurmak için mutlaka birbirimizi ‘empatik dinleme’ ile dinlemeyi başarmalıyız. Bunun yolu da ‘karşımızdakini anlamak için dinlemenin içtenliği’nden geçer. İçten olalım, yeter.
SORU SORMAK...
Büyük
bir bilim adamına, yetişmesindeki en büyük etkenlerin neler olduğunu sormuşlar. Bilim adamı, “Annem,” demiş. “Annem, okuldan döndüğüm her gün, ‘ Bugün güzel bir soru sordun mu?’ derdi. Beni yetiştiren en önemli etken budur.”
Soru sormak
zekanın işlerliğidir.
Eğer soru sormayı
durdurursanız, soru sormaya izin vermezseniz o ortamda zeka işlerlik kazanamaz, kişilik gelişemez.
Sorusu olmayan,
hep yanıtı olan olan bir kültür geri kalmış kültürdür.
Otokrasinin hep
yanıtı vardır, sorusu yoktur.
Demokrasinin hep
sorusu vardır, yanıtı araştırmadır.
Çocuklar çok soru
sorarlar. 3-4 yaşından başlayarak bıktırıncaya kadar soru sorarlar. Dünyayı keşfetmek, olan biteni anlamak canlı algılarının hedefidir. Algılarıyla zenginleşen dikkatleri belleklerini oluşturur, sonra da, “Neden öyle olmuş?”, “Bu niçin böyle?” diye muhakeme temelini ararlar. Onları yanıtlamazsanız, araştırmazsanız, susturursanız, durdurursanız bir süre sonra gerçekten susarlar, susmanın rahat etmek olduğunu öğrenirler.
Siz rahat
edersiniz, çocuğun zekası da engellenmeyi öğrenir.
Soru sormak basit
bir zihinsel işlem değildir.
Soru sormak; 1-
Cesaret, 2-Merak, 3- Kararlılık, 4- Sonucu göğüsleyen bir direnç gerektirir.
Eğer bütün
bunlara sahip değilseniz, soru soramazsınız, yapacağınız iş de yanıtları dinlemek olur.
Bizler neleri
merak ederiz, sorarız?
Bilgisayarların
yeni bulunduğu döneme ilişkin bir anekdot vardı: Bütün milletlerin temsilcileri bilgisayarın karşısına geçmişler, soru soruyorlar. Bilgisayar da kısa ve yoğun bir işlemden sonra soruyu yanıtlıyor. Bizim temsilcimize sıra gelince sorusunu soruyor: “Ne var, ne yok?” Bilgisayardan bir süre işlem yapıldığına ilişkin sesler geliyor ama bir türlü yanıt gelmiyor, sonunda elektrik şerareleri ve dumanlar içinde kalan gereç iflas bayrağını çekiyor.
Gerçekten, ne
demektir. “Ne var, ne yok?”
Bu aslında bir
soru değildir, bir dolgu konuşmadır.
Karşılaştığımız
zaman birbirimize sorduğumuz soruların çoğu da basmakalıptır ve anlamsızdır.
Ne yapıyorsun?
(Anlamsız bir sorudur, soruyu soran karşısındakinin ne yaptığını çok iyi bilmektedir).
Nasıl gidiyor?
(bu sorunun da belirgin bir hedefi yoktur, öyle laf olsun diye sorulmuştur, karşısındaki de belirsiz bir el işareti yaparak “ne olsun” gibi, “idare eder” gibi doğru yanıtlar verir.
İşler ne alemde?
(Bu soruyla da hangi işlerin kastedildiği belli değildir, öyle sorulmuştur. Yanıt da aynı yüzeysellikte olur).
Sorduğumuz
sorular genel olarak kişiseldir ya da kişilerin özel hayatlarına duyulan merakın ürünüdür.
Birisiyle
karşılaşıldığı zaman sorulan “Nerelisin?”, “Kimlerdensin?”, “Ne iş yaparsın?”, “Nerede oturuyorsun?”, “Evli misin?”, “Çocuk var mı?”, “Çocuklar iyi okuyor mu?” gibi soruların tümü de güvenlik soruşturmasıdır. Bu sorularla karşısındakinin güvenilir olup olmadığı araştırılır.
Çevreyle ilgili
sorular da kişilerin ne yapıp yapmadığı, ne alıp almadığı, nerelere sahip olduğu türünden dedikodu sınıfına giren merak sorularıdır.
Çocuklara sorulan
sorular da sığlığın ve çocuklara değer vermemenin göstergesi değil midir?
-Anneni mi
seviyorsun, babanı mı?
-Bizim çocuğumuz
olur musun?
-Kazağını bana
verir misin?
Çocuk biraz
büyükse “okulu ve dersleri” sorulur.
Bu soru tipleri
gerçekte “soran bir ilgi”yi göstermez.
Bilimle, kültürle,
sanatla ilgili merak soruları ancak bu konularla gerçekten ilgili olanların bir bölümünde görülür. O çevrelerin de önemli bir bölümünün soruları değil, başkalarına aktarılması gereken yanıtları vardır.
Soru sormayı
eğitiminize koyabildiğiniz zaman eğitiminiz başlamış olacaktır.
Soru sormayı
kültürünüze sindirdiğiniz zaman uygarlık yoluna girmiş olacaksınız.
İyi bir sorunuz
var mı?
|
MatematikAtolyesi.com bünyesindeki tüm makaleler Creative Commons lisansı ile koruma altına alınmıştır. Bu yüzden kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
























